top of page
Search

Realitas, Veritas ve Kesinliğin Öznesi

  • Writer: Egehan Celik
    Egehan Celik
  • May 11, 2024
  • 4 min read

Gerçek nedir? Neye gerçek diyoruz? Gerçek çok iddialı bir kelime değil mi?

Öyleyse bir de şöyle sorayım: Deneyim nedir? Nesne nedir? Deneyim ya da nesneler gerçek midir? Yaşadığımız bu hayata, çevremizde olup bitenlere "gerçek" dememize neden olan, bunları deneyimliyor oluşumuz mudur? Yoksa bu olup bitenleri gerçek kılan, kendimize ve başka insanlara, bunları anlatıyor oluşumuz ve nasıl anlattığımız mıdır?

Görsel: Self Portrait with A Skull, Michael Sweerts, 1660


O zaman, gerçeğin yanına yakışacak bir kelime daha koyalım: Hakikat.

Çok eskiden beri, belki de antik dönemden bu yana insanların zihnini meşgul etmiş iki kavram: Gerçek ve Hakikat. Kökenlerine baktığınızda birbirlerinden çok ayrılabilir kavramlar gibi görünmüyorlar: Realitas, Veritas

Bu ikisi arasındaki ayrımı betimlediğini düşündüğüm bir anımı anlatayım, psikotik tanı almış bir hasta bana şöyle bir şeyden bahsetmişti:

"Bir hikaye anlatılıyor! Geceleyin üç buçuk-dört, birisi bir hikaye yazmış ve bu hikayeyi bana ısrarla anlatıyor. Gerçek olmadığını biliyorum, bu benim hayalimde olan bir hikaye. Ama bu hikayenin bana hissettirdiği ağırlıktan bir türlü kurtulamıyorum. Bakın ben emekli bir mühendisim, hayatımı maddi ürünler üreterek kazanmış bir insanım. Bütün hayatım bu somut cisimlerle ilgilenerek geçti. Ama geceleri bana anlatılan bu hikayelerden sonra neyin gerçek olduğunu sorgular bir duruma geldim. Bu oturduğum sandalye, bu sandalyeye dokunarak onu hissedebiliyorum. Ancak, tam olarak size ifade edemediğim geceleri anlatılan bu hikayeler var ya, işte onlar boşluğu tutmak gibi, sürekli elimi boşluğa atıp hiçbir şey yakalayamamak gibi. Bu hikayede anlatılanların maddi olarak orada olmadıklarına eminim. Ama elimi sürekli oraya atarak yoklamamı, bir şey var mı yok mu diye deneyip durmamı benden talep eden biri var."


Hepimiz rüya görüyoruz değil mi? Peki rüyalara gerçek diyor muyuz?

Rüyaları bir tür hakikat olarak görüyor muyuz? Tartışmalı.

Pekii, hayal kuruyor muyuz? Merak ettiğim bir şeydir, hiç hayal kurmayan birisi var mıdır acaba? Şüpheli.


Bir önceki yazımda size Kant'ın numen ve fenomen kavramlarından bahsetmiştim. Bir şekilde var olan ve henüz zihnimizin algı ve deneyim kapasitesine girmemiş olan nesneler, numen; ve zihinsel aygıtımızın etkisinden geçmiş olan nesneler, fenomenler. Dikkat ederseniz burada bir ayrım söz konusu, dualite-ikilik söz konusu. Önemli bir ayrım, kendinde şeyler ve fenomenler. Söz gelimi, Freud'un ileri sürdüğü bir başka ayrıma dikkatinizi çekeceğim: gerçeklik ilkesi ve haz ilkesi. Freud'un bu iki temel ilkesini gerçek ve hakikat kavramlarıyla ilişkilendireceğim. Çünkü, psikanaliz pratiğinin, deneyimlenen ile anlatılan arasındaki boşlukla ilgilendiğini düşünmekteyim. Yani soru, öznenin neyden kesin emin olabileceği. Lacan'ın deyimiyle "Kesinliğin Öznesi" --subject of certainty--.

Şöyle bir söz vardı: "Düşünüyorum, öyleyse varım." Bu sözün öncesi de var tabii, o da şöyle: "dubito ergo cogito, ergo sum, ergo ego sum res extensa" yani, "Kuşku duyuyorum, öyleyse düşünüyorum, demek ki varım, öyleyse ben düşünen bir şeyim." Her mektubunda bunu yeniden hatırlatan aydınlanma filozofu Rene Descartes, burada gerçeği kendine hedef edinmiş görünüyor. Düşünmekten varım'a giden bir yol!

Ancak, 17. yüzyıla gelindiğinde, "Düşünüyorum, öyleyse varım" diyen Descartes, kendini, "düşünen özne" olarak konumlandırdığında bir şeyden şüphelenir. Ve bir teminata ihtiyaç duyar. Bu teminat, öznenin, nesnel akla sahip olduğunun teminatıdır. --Söz gelimi, geometrinin cebirsel ifadeleri veyahut aklın deneyimleme kapasitesi gibi--; öznenin, gerçeği ararken kullanacağı yöntemlerin, kendi nesnel aklında bulunduğuna dair bir teminat. Bu noktada kartezyen düşünce, bir hakikat arayışına girişmiştir. Ve cevabını aşkın(trancendent) ötekinde bulduğunu varsaymaktadır. Yani, tanrıda. Lacan'ın 11. Semineri'nde dediği gibi: "Hakikatin, bir kez daha ötekinin ellerine bırakılmasının yarattığı fevkalade sonuca işaret etmekten başkası gelmez elimden." [1]. Zira, kartezyen düşünce, günümüzde, özellikle doğa bilimlerinde geçerliliğini koruyan birçok önemli teorinin üretilebilmesine yol açmış "bilimsel yöntem"in gelişimindeki ilk adımlardan biridir.

17 ve 18. yüzyılda, yani Aydınlanma çağı olarak adlandırılan bu dönemde, az önce bahsettiğim Descartes ve daha başka birçok düşünürün katkısıyla, Özne seviyesinde gelişmeye başlayan bu şeyin, önemli sonuçları olacağı açıktı ve günümüzde bunu deneyimliyoruz. Özneyle birlikte artık gerçek ve hakikat birbirinden ayrılmış oluyor. Böylelikle 19. yüzyıl'a gelindiğinde, Freud'la birlikte öznenin ne demek olduğu üzerine yoğunlaşmaya başlayacağız. Çünkü bu, gerçeği arayan öznenin, hakikatini nerede ve nasıl bulduğunu irdelemesi anlamına geliyor.

--Aramak ve bulmak--. Başka bir deyişle, 19. yüzyıl'dan sonra, düşünen özne, kendi hakikatini hangi ötekinin bakışı altında kuracak ve nasıl kuracak? Psikanaliz yöntemiyle inceleyeceğimiz nesnemiz bu.

Gerçek herhangi bir şekilde bir etkiye maruz kalıyor olsa bile her zaman ve gerektiği gibi kendi yerinde olmaya devam edecektir. Bir nesnenin kendi yerinde bulunamıyor oluşu onu bizim bir tür yasayla oraya ait olarak tanımlamamızdandır. Gerçekteki bir şeyin yokluğu bütünüyle saf bir biçimde semboliktir. Tekrar 11. Seminer'den alıntılıyorum: "(...) doğa, gösterenleri sağlar, gösterenler ise insanlar arası bağlantıların başlangıcını örgütler, bu bağlantılara yapı ve model sunar."[2]. Söz gelimi, haz doğanın gösterdikleriyle yetinmek zorundayken --yani gerçeği arama halindeyken--, Arzu, haz ilkesi aracılığıyla, doğanın gösterdiklerinin sınırına yönelerek, öznel hakikatini bulur.


Öyleyse, gerçeği bize kim gösterecek? Hakikati kulağımıza kim fısıldayacak?

Vaktimin çoğunu okuyarak geçirdiğim filozoflar mı? Bilim insanları mı? Doktorlar mı? Psikanalistler mi? Psikologlar mı? Ya da şöyle sağlam bir lider, bir siyasetçi mi? Belki de bir din adamı. Belki, sık sık karşılıklı kahve içtiğim yakın bir arkaşım. Yoksa yukardaki yaratıcı mı?


Bunların hiçbirinden emin değilim ancak

Nazım Hikmet'in dediği gibi:

"Yaşamak şakaya gelmez,

büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

bir sincap gibi mesela,

yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani bütün işin gücün yaşamak olacak."


[1], [2] Lacan, J., Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminer 11. Kitap (1964), Çev., Erdem, N., Metis Yay., (2013), p. 42, 26.





 
 
bottom of page