top of page
Search

Bil(im), Psikanaliz, Manzaralar ve Çağrışımların Zihni

  • Writer: Egehan Celik
    Egehan Celik
  • Jul 14, 2024
  • 8 min read
“İnsanın ruhundan ayrı bir bedeni yoktur; beden denen şey ruhun beş duyu ile ayırt edilebilen yanıdır, bu beş duyu da ruhun belli başlı pencereleridir.” 1790, William Blake, Cennet ile Cehennemin Evliliği

William Blake’den bu alıntıyla giriş yapmamın sebebi burada anlatacaklarımı incelikli bir biçimde özetlediğini düşünmemdendir. Burada aktaracaklarım, bilimsellik problemi ve psikanalizin kökeni üzerine bir araştırma yapma arzumdan ortaya çıkmıştır.

Bir şekilde psikoloji ya da psikanaliz düşüncesi ve pratiğiyle ilgilenenlerin karşılaşmış olacağı gibi, “psikoloji bir bilim midir”, ya da “psikanaliz bilimsel değildir” gibi sorular/argümanlar dile getirilmektedir. Bu sorular benim de üzerine zaman zaman düşündüğüm sorular ve bunlar gibi yaklaşımlara konuyu kapatıp rafa kaldıracak cevaplar verilmesinden çok, bu gibi konulara yönelik tartışmanın devam etmesinin ve yeni bakış açıları üretilmesinin her zaman daha faydalı olacağını düşünmekteyim.

Burada, nasıl olurda, insan psişesi/ruhsallığı/zihni, bilimin ve bilimsel incelemenin nesnesi olabilir sorusunu açımlamaya çalışacağım. Fakat ondan önce söylemeliyim ki, bu tartışmanın felsefeye başvurulmadan yapılması olanaklı değildir. Çünkü, 16. YY’da gelişmeye başlayan bilimsel yöntem, bir bakış açısı problemine önerilmiş bir çözümdür. Ancak, kendisi de, yine bir bakış açısıdır, perspektiftir. Doğanın sunduğu çok sayıda—belki sınırsız sayıda— manzaradan birinin, şimdiye kadar kavranabilmiş küçük bir kesitidir. Bilimsel yöntem, insan olarak öznenin, nesneye bir bakışı meselesidir.


Bilimin özünde olan bu “nesneye bakan özne” konusuna girmeden, kısa bir cevap verilecek olursa, bugün aynı doğa bilimlerini, “şüphesiz” bir biçimde bilimsel kabul ettiğimiz gibi, psikoloji de psikanaliz de bilimseldir. Çünkü kendi içinde sistemli bir inceleme ve incelediğini sunma yöntemine/biçimine sahiptir. Dolayısıyla, günümüzde ikisi de kurumlaşmış ve arşive sahip pratikler halindedirler. Dünyadan ve ülkemizden birçok insan, belli standardizasyonlara/“yasalara” dikkat ederek, bu alanlarda düşünce üretmektedirler.

İki uğraşın da biçimi bilimseldir. Fakat, pratikleri bakımından psikoloji ve psikanaliz arasında şöyle bir ayrıma gidilebilir: Psikoloji bir bilme işidir, ancak psikanalizin işi, bilgi ya da bilmeyle ilgili değildir. Psikoloji, “fact”-durumu açıklayan “doğrular”- üretir. Psikanalizin “fact” veyahut tanı kriterleriyle işi yoktur.


“Bilim” kavramına, yani, bilme fiilinin “-im” ekiyle bir “bilme” uğraşı/pratiği şeklinde çağrışımsal türeyişine baktığımızda; Söz gelimi, İngilizce’deki karşılığı olan “science” kelimesinin de “know” yani bil(mek) kelimesinden türediğini göz önünde bulunduracak olursak; bilim, bilme işini betimleyen bir kelime olarak dilimizde varlığını sürdürmektedir.

Ancak, zannımca, bu noktada; bilimsel olanın ne olduğu ve bilim yapmanın biçimsel özellikleri “bilme işinin”, farklı bağlamlarda nasıl ele alındığının ve alınacağının incelenmesine ihtiyaç duyar. Özellikle, söz konusu, insan zihnini çalışmayı kendine hedef edinmiş olan psikanaliz ve psikoloji uğraşları olduğunda, “bilimsel olanın ne olduğu” ve “bilimin biçimsel yönteminin”, “bilme işinden farklı bir sistem olduğu” ayırdını ortaya koymak önemlidir.


Şimdi, bilim problemini, nesneye bakan/inceleyen özne bağlamında açıklayabilmek adına doğa bilimlerinden örnek vererek başlayayım. Örneğin, fiziğin incelediği nesne, araştırmacıya dışsal olan doğada konumlanmıştır. Araştırmacının inceleyeceği bu nesne, olgu, görüngü/fenomen incelenirken kullanılacak olan apparatus yani aygıt/araçlar da dışsal bir bağlamın ürünleri olduğundan, bilme işi ve yöntemi üzerinde daha hızlı bir anlaşma kurulur, dolayısıyla, bu uğraş, pratikleşir ve kurumlaşır. Net bir şekilde bilimdir, bilimseldir, denir. Ancak, fenomenolojik ve empirik bakıştan, bir doğa biliminin de ne ölçüde bilme işiyle ilgili olduğunu tartışmak önemlidir ama bu tartışma, bu yazıyı yazma amacımın dışına çıkacağından burada ele alınmayacaktır.


İnsan zihnini yani psişeyi incelemek bir uğraşın amacı haline geldiğinde, doğa bilimlerinin aksine, bilim ve bilimsellik sorunu; düşüncede öyle çok da fazla derinleşmeye gerek kalmadan bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu noktada incelenecek nesne, psişenin/insan ruhsallığının/zihnin kendisi, ve bu nesneyi inceleyecek olan özne de yine psişenin kendisidir. Dolayısıyla, bu incelemede kullanılacak olan aygıt da yine psişe olacaktır. Diğer bir deyişle, ruhsallığı inceleyen bir ruhsallık, ve incelerken kullandığı aygıt yine ruhsallık; psişe. Yani, bir empirizm problemiyle karşı karşıyayız. Bakan özne ve bakılan nesne de insan psişesiyken bir inceleme pratiği ne ölçüde empirik olabilir? Ya da, doğası gereği, böyle bir konumlanmayı içeren bilimsel yöntem; ne ölçüde deney, gözlem, tekrarlanabilirlik ve yanlışlanabilirlik gibi ilkelere sahip olabilir? Deleuze’un terimleriyle tekrar ifade edecek olursak, “atomik doğaya” mikroskoptan bakan araştırmacı, “çağrışımların zihnine” bakmayı denediğinde, bu nesneye yine, “çağrışımların zihni” aracılığıyla bakabilecektir. Ki bu da araştıran öznenin kendi zihninden başka bir yer değildir. [1]

Peki, çağrışımların zihni nedir? Bu aygıt nasıl çalışır? Psişe bilme işini nasıl yapar?

Çağrışımları duyumlayan bir kulak ve psişenin impresyonları/izlenimleriyle. Görünen o ki, “izlenim üretme” kapasitesine sahip olan insanın bedeni de—pozitif bilimlerin incelediği nesneler gibi ve kartezyen cogito’da da dile geldiği gibi— izlenim üreten psişeye dışsal olan yerde konumlanmıştır. Yani özne, doğaya bakarak söylem ürettiği gibi bedenine de bakarak söylem üretecektir. Doğanın sunduğu manzaradan yola çıkarak, özne tarafından söylem üretildiğinde, artık bu söylem; tarihe, kültüre, kuruma, yönteme ve pratiğe evrilecektir. Söz gelimi, tarih, kurum, kültür; doğanın sunduğu bakış açılarından/manzaralardan yalnızca sınırlı bir kısmına konumlanabilen, özne olarak insanın bir eğilim tatmini organizasyonudur.

Gilles Deleuze’ün “Ampirizm ve Öznellik” metninden ve empirist filozof David Hume’dan yorumlayarak alıntılıyorum:

“İnsan için bu organizasyonun en temeli, bedeninin doğadan veri çekme ve onu izlenimlere çevirme kapasitesi tarafından belirlenir. İnsan bedeni, yapaylığın da zorunlu olarak doğada bulunduğu bu bakış açısına, kendini önce duyu organlarıyla konumlamış; sonra —’üzerinde bir sözleşme olmaksızın tarihsellikte toplumsal olarak uzlaşma sağlanmış olan’, (Hume)— dille konumlamış bir kurumdur. Dolayısıyla, ‘sahip olmanın sabit kalması doğal bir yasadır’ (Hume).”[1] İnsan psişesi bir dış gerçeklik olarak önce sahip olduğu bedenine, sonra bedeninin kurumsallaştığı/yerleştiği doğa perspektiflerinin sınırlı bir kümesine özne olarak konumlanmıştır.” [1]


Peki ya kent yaşamı özneye nasıl bir manzara sunmaktadır?

Bugün, eğer insan ruhsallığını çalışacaksak, bu soruyu sormak kaçınılmazdır. Beden, yerleşik yaşama geçilmesiyle artık kent manzaralarına konumlanmıştır. Dilin kurumlarına daha çok ihtiyaç duymaya başlamıştır. Yani hem bireysel hem kollektif söz inşalarına, diğer bir deyişle, meta-öykülere. İşte şair tam bu noktada doğar. Bu nedendendir ki, Freud Oedipus mitine atıflar yapar. Bedenin kent yaşamından çekebileceği kısıtlı veriyle kendini birey olarak inşa etmesi ancak böyle bir reprodüksiyonla mümkündür. Kahramanın bir anlatıya ihtiyacı vardır. Kabilenin ilkel yaşantısı, Sophokles’in düşlemleriyle yeniden kurulmuş, sembolikleşmiştir. Artık Oedipus’lar yoktur, Oedipus vardır. Antik insanın gerçekte ne yaşantıladığı, Oedipus mitindeki ve tragedyalarda karşılaştığımız türden bir sembolik tezahürle açıklanabilir değildir. Ancak, Sophokles, düşlemini bir sanat eseri biçimine getirdiğinde bir meta-öykü olarak şairin düşlemi bir tür metin, arşiv haline gelmiştir. Bu metin artık toplumsallaştığı bağlamda, psişeye yeni bir sembolik katman çıkmaktadır. Dolayısıyla, tarihsel, antropolojik, evrimsel ya da kollektif bilinçdışı okumaları psişeyi çalışmak için yeterli gelmemektedir. Çünkü, şair meta-öyküyü kurduktan sonra psişe veya bir psikanaliz seansı için gerçekte ilkel insanın ne yaşadığının bir önemi yoktur. Kurgu, gerçek haline gelmiştir. Düşlem, imgelem artık kendini tarihsellik ve kültür üzerinden kuracaktır. Kent, söylemleri bir araya toplayan arşivlere ihtiyaç duyar hale gelmiştir, kentli insan, benliğini sabitlemek için hikayelere ve dolayısıyla hafızaya daha çok ihtiyaç duyar konuma gelmiştir. Kentte, arşiv kurumlaşır, ilkel insan bireyleşir, eğilimlerinin toplumsal olarak en optimal düzeyde tatmin edilebilmesi için yasalar icat eder.

Jacques Derrida’nın “Arşiv Humması: Freudyen Bir İzlenim” isimli metninden çevirerek alıntılıyorum:

“(…) Çünkü arşiv, (…) ne bellek, ne de anamnesis gibi spontan, canlı ve içşel bir deneyimdir. Tam aksine: Arşiv, dile getirilmiş belleğin kökensel ve yapısal olarak parçalara ayrılmasından meydana gelmektedir.” “Arşivin sevk edileceği bir yer, bir yeniden üretim tekniği/tekrarlama/reputisyon, ve belirli bir dışsallık olmadan arşiv de olamaz. Dışarısı yoksa arşiv de yoktur. (…) Arşiv, hypomnesictir. p. 14” [2] Yani, Derrida’nın da işaret ettiği gibi, arşiv, bir tür eksik/sorunlu bir hafıza biçimidir. [2]

İşte bu nedenle, psikanaliz, bireyin kendine kurduğu meta-öykünün analiziyle ilgilenmektedir. Bireyin meta-öyküsünü, kolektif bir anlatı bağlamında kültürselleştirerek, kurumlaştırarak ya da istatistikselleştirerek ele almaya girişmiş bir pratik, artık psikanalizin alanının dışındadır. Freud’un Jung, Rank, Adler gibi takipçileriyle ve psişeyi “psikolojize” eden yaklaşımlarla anlaşmazlığı bu sebebtendir.


Bu noktada, bir bilimsel proje olarak, Freud’un, neden ısrarla “çocuksu cinsellik” üzerinde durduğunu anlamaya başlayacağız. Erotojen bölgelerin duyularından, izlenim üreterek meta-öyküler kuran özneye ve kentli bireye doğru. Bedenin, erotojen bölgelerinin, insan yaşamının ilk yıllarında duyumladığı hislerden bir “constitution—bir yapı, organizasyon—” üretmesini Freud, infantil amnezi(yani bebeklik unutkanlığı), repression(bastırma), frustration(hüsran) ve semptom oluşumuyla ilişkilendirerek açıklamaktadır. Bunun nedeni, psikanalizin, klinik görüngüleri hipotezleyerek ortaya çıkmış bir pratik olmasındandır. Yani, aslen nörolog olan Freud, düşüncesindeki postülaları klinik semptomlardan yola çıkarak ilerletmiştir.

Düşünceme göre, burada “infantile” kelimesinin etimolojisine dikkat etmek, psikanalizin kurucu öğelerinden biri olan “bebeklik unutkanlığı” fenomenini daha iyi anlayabilmek adına önemlidir. Türkçe’ye “yeni doğan” ya da “bebek” olarak çevirilen “infant” kelimesi Latince’deki “-in” ve “-fari” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. “Not speaking” yani “konuşamayan, konuşma kabiliyeti olmayan” anlamına gelmektedir.


Yazımın bu bölümüne, Freud’un 1905 tarihli “Cinsellenme Üzerine Üç Makale” adlı metninde sorduğu bir soruyla devam edeceğim: (alıntı yapıyorum.) “Bebeklik unutkanlığı, çocukluktaki cinsel itkilerle ilişki içinde olabilir mi? (p. 178)” [3] Yani, Freud, bebeklik unutkanlığı olarak bahsettiği fenomeni, nevroz ve histeri hastalarında gözlemlediği bastırma sonucu oluşmuş unutkanlıkla ilişkilendirerek; egoyu/kendiliği kuracak olan çocukluktaki cinsel duyu izlenimlerinin, bir tür “yürürlükten kaldırmaya” uğramadığını ve zihnin derinlerindeki “yolak”larda varlığını sürdürdüğünü; yalnızca bastırma olarak amnezinin, bu izlenimleri, bilinçlilik halinden “alıkoyduğunu” ileri sürmektedir. [3]

Zannımca, burada bahsi geçen “yürürlükten kaldırma” kavramıyla Freud, Hegelci “aufhebung” kavramına da bir gönderme yapmaktadır. Sonraları Lacan’ın “sinthome”, “deprivation” ve “frustration” okumalarında da karşılaşacağımız gibi; Söz gelimi, bastırma olarak amnezi, özneyi; Hegelci diyalektiği aşmasını engelleyen yineleme zorlantısına saplayacaktır. Semptom, bedende ve(ya) psişede bastırma sonucu, kendini bir tür dışavurum halinde görüngüleyecektir. Tekrar Freud’dan alıntılıyorum: “Semptomlar, gücünü cinsel dürtüden alan itkilerin ikamesi haline gelmektedir—onların yerine geçmektedir— (p. 164)[3]. (…) hastalık, kişiye/özneye bir kaçış yolu sunmaktadır. Öznenin çatışmasını çözmemektedir. Hastalık, öznenin libidinal itkilerini semptomlara dönüştürür ve bu yolla özne, çatışmalarını baştan savmaktadır (p. 165)[3]”.

Cinsel dürtü en başta —yani, yeni doğan’ın erotojen bölgelerinin duyumlamaya başladığı halinde—objesinden bağımsızdır ve bu dürtünün kökeni, nesnesinin yarattığı çekimden de kaynaklanmamaktadır. Nesne temsili, yalnızca, dürtünün bir bölümünün formasyona uğraması işidir. —Burada “iş” kelimesini kullanırken Almanca’daki “arbeit” ve Freud’un “besetzung” kavramlarını düşünmekteyim. Yani, zihin bir işçilik—emek— olarak, yükününün bir bölümünü nesnesine yatırmakta ve kendine; gerçek, imajiner ve semboliğin iç içe geçtiği bir form kurmaktadır—. Bu, nesne ve dürtü arasında varolduğunu düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz bağın gevşetilmesi konusunda bir uyarıdır (p. 148)[3]. Freud, henüz, 1905 yılında bu ayrıma işaret etmiştir. Sonraları Lacan da Freud’dan yola çıkarak, Freud sonrası ortaya çıkmış olan benliğin güçlendirilmesini kendine hedef edinmiş analitik ve terapötik yaklaşımlara yönelik eleştirisinde bu nüansı dile getirmiştir. Yani, söz konusu eleştiri, ego psikolojisi, Anna Freud okulu ve nesne-ilişkileri okuluna yönelik bir eleştiridir.

Psişenin nesneyle kurduğu bu formatif ilişki, —diğer nesne-ilişkileri teorisyenlerinden farklı olarak— Winnicott’ın da işaret ettiği gibi bir geçiş(transition)’dır. Söz gelimi, fetişizmde, bütünüyle terk edilen cinsel hedef, tatmin edilebilmek için cinsellenmiş nesnelere ihtiyaç duymaktadır. Örneğin bir saç rengi, bir kıyafet ya da bedensel bir kusur (p. 153)[3]. Klinik deneyim göstermiştir ki, cinsel hedefe yönelik itkideki bir eksilme, engellenme tüm vakalarda bir ön-koşul halindedir. Freud, bundan, cinsel aygıttaki yönetici(executive) eksiklik olarak bahsetmektedir[3]. Burada bahsedilen eksiklik, Lacan’ın “Fallus’un Anlamı” çerçevesinde yaptığı okumayı da akla getirmektedir. Bu eksiklik, korku gibi, cinsel aktiviteyi erken yaşlarda kazara engelleyebilecek durumlardan da meydana gelebileceği gibi; aynı zamanda özne için bir ön-koşul olarak yapısallaşmıştır. Zira, Freud’un işaret ettiği gibi, bir dereceye kadar fetişizm, alışkanlıklarla kendini normal aşk ilişkilerinde de göstermektedir. Özellikle normal cinsel hedeflerin ulaşılamaz olduğu ya da tatmin edilemediği ilişki süreçlerinde (p. 153-154)[3].


Söz gelimi Freud, “civilized”, yani günümüzün kentte yaşayan modernite sonrası insanının, antik dönem insanının aksine, dürtüye değil; dürtünün forme ettiği nesneler üzerinde dikkat kesildiğini aktarır. Modern özne, dürtüsel aktiviteyi küçümsemektedir ve nesnelere yönelik liyakatiyle dürtü tatminine bir özür/bahane bulmaktadır (p. 149)[3]. Dolayısıyla, bireyin psişesini kollektif bilinçdışı inşaları ve söylemi bakışıyla ele almak, bir psikanaliz seansı değil, bir ahlak vaazı veya özneyi bir “idea”ya ikna etme girişimi olacaktır. İşte, bu nedenle psikanaliz, öznenin nesne formasyonlarının, yine özne seviyesinde incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Yani Lacan’ın deyişiyle, psikanaliz, özne için “la traversee du fantasm”ı gerçekleştirecektir. Ego idealinden küçük-a-nesnesine bir geçiş. Bilme işinden daha ziyade, artık bilmeme işi. İdealizasyonun unbeing(varlıksızlaştırılması) pratiği.

Sözlerimi, Freud’un 1912 tarihli “Aktarımın Dinamikleri” adlı metninden bir alıntıyla sonlandırıyorum: “Bilinçdışı itkiler, tedavinin arzuladığı biçimin aksine, hatırlanmamayı istemektedir. (…) Doktor ve hasta, akıl ve dürtüsel yaşam, anlam ve eylem arasındaki mücadele, özellikle aktarım fenomeninde sahnelenmektedir. (…) Her şey söylendikten ve gerçekleştirildikten sonra varlıkdışı biri şeyi ya da mermerden yontma bir heykeli yok etmek imkansızdır, p. 108 [4].”


Makalede atıfta bulunulan kaynaklar:

[2], [3], [4] numaralı kaynakların Türkçe çevirileri tarafıma aittir.


[1] Gilles Deleuze, Ampirizm ve Öznellik: Hume açısından insan doğası üzerine bir deneme, (1953), Çev., Ece Erbay, Norgunk Yay.

[2] Jacques Derrida, Archive Fever: A Freudian Impression, (1995), The John Hopkins University Press

[3] Sigmund Freud, A Case of Hysteria, Three Essays on Sexuality and Other Works, (1901-1905) Standart Edition Vol. VII, Tr., James Strachey, The Hogarth Press

[4] Sigmund Freud, The Case of Schreber, Papers on Technique and Other Works, (1911-1913), Standard Edition Vol. XII, Tr., James Strachey, The Hogarth Press

 
 
bottom of page